"Enter"a basıp içeriğe geçin

Din Teorisyenliği Diye Bir Mefhum Olmayabilir

Bu akademik bir yazı değildir. Çünkü akademik bir kariyerim yok. Sadece modern zamanlardaki insanların din ile münasebetleri üzerine kafa yormuş bir beşerim. Allah’ın bana verdiği aklı, bir dönem bu husus üzerine yoğunlaştırdım.

Din bir teori değildir. Bunu elbette biliyorum. Zaten okuduğunuz bu yazının başlığı, dikkati celp etmek amacıyla yapılan bir kelime oyunudur. Şiirsel bir ifade olabilir belki de. “Lacivert düşler” gibi.

Bu yazı, soru sorandır. Cevap zaten verilmiştir. İnsanlar aslında soruları keşdefer. Zaten her şeyibilen güç, bütün cevapları vermiştir. İnsan soru sormak için vardır. Bu yazı da haliyle insani bir vazifeyi yüklenmiştir; “soru sormayı.” Ama her soru cümlesinin sonunda illa ki soru işareti olmak zorunda değildir. Bazı cümlelerin sonunda soru işaretleri yoktur ama yine de insanların kafasında soru işaretleri oluşturur. Bu yazı yapma endişesi taşımakta.

Şimdi bu yazının bir felsefik bir yazı olması ihtimali ise korkunçtur. Çünkü böyle bir niyetim asla yok. Felsefeyle olan münasebetim, ilkokula giderken babamdan istediğim 0.7 kalem gibidir. Babam onun henüz küçük olduğum için alamayacağımı söylemişti. Felsefe bana bunu anımsatıyor. Henüz hazır değilim açıkçası.

Kelimeler diyorum, istediğiniz gibi kullanamazsınız. Yani en azından şair değilseniz. Şair iseniz, kelimeleri babanız malı gibi kullanabilirsiniz. Örneğin hiç alakası olmayan iki kelimeyi yan yana getirmekte beis görmezsiniz;
“geçiyorum ayaklarım altında kumları hıçkırtarak” (ismet özel)

Ama bu bir şiir değil. Bende şair (şimdilik) şair değilim. Ben Allah’a inancıyla ilgili soru soranım.

Şunu belirtmekte fayda var. Ülkemizin kahir ekseriyetinde, ilginç bir dinden çıkma korkusu var. Bu samimiyettir, tenkid etmiyorum. Bu dinden çıkma korkusu inananları zihni bir tembelliğe sevk etmiş, bu çok açık. Allah’ın verdiği o güzelim aklı din ile ilgili yormamak, varlığımıza ihanettir. Allah katında samimi insanların düşünce suçu işleyeceklerini sanmıyorum. Allah neticede bir devlet başkanı değil, İlah. Yani beşerin mahdudu belli. Allah insanların yapabileceklerinin en iyisine ya da en kötüsüne müsaade edendir. Ki düşünceye kilit vurmaması, insanın bu alanda sonsuz düşüncelere yelken açabilme kabiliyeti Allah’ın insana en büyük nimeti, çok şükür.

Şu satırları yazabilmek, şu birbirine alakasız gibi görünen iki kelimeyi (din, teori) yan yana getirip, bu naçizane yazıyı yazabilmek benim varlığımı iliklerime kadar hissettiğim bir zaman dilimidir. Bunu hissedebiliyorsa okur, çok şanslısın demektir.

Şimdi ise başlığın hakkını verelim. Din bir teori değildir, zira din deneyimlenen birşey değildir. Kimi zaman insanı beş duyusu da şaşırtıyor. Din sadece kalp ve akıl ile idrak ediliyor. Gerisi teferruat. İnsan her şey tüm gerçekleri ile görse bile inanmayabilir. Ama kimisi de onlarca asır geçtikten sonra dahi, gözleriyle açıkça gördüklerinden daha fazla inanır. Böyle olmasaydı, her yüzyılda bir peygamber gelmesi gerekmiyor muydu? Allah’ın mesajını getiren son peygamber günümüzden on dört asır önce yaşadığına göre, beş duyu organlarıyla din telakkiyeti pek gereksiz.

Peki nereden çıktı bu din teorisyenliği meselesi?

Kim anlattı hatırlamıyorum ama eskilerden bir cerrah varmış. Kendisi Allah’a pek inanmazmış. Ama her ameliyata başlamadan önce; “biz yine de bismillah çekelim” der, besmelesini çeker öyle başlarmış. Alanında vasat bir başarıya sahip cerrah, elinin altındaki emanet canı ne kadar önemsediğini böyle ironik ve çelişkili bir şekilde göstermiş.

Şu soru mühim aslında; insan eğer Allah’a inanıyorsa, neden bu hususta amel etmez?

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir