"Enter"a basıp içeriğe geçin

Huzursuzluk… Bir İnsan Neden Huzursuz Olur?

Bu sorunun bir çok cevabı var aslında.  Kelime anlamı olarak huzuru olmayan, tedirgin ve endişeli olarak geçiyor sözlüklerde. Ben bu yazıyı okurken okuyucu, kafasında huzurlu bir insan tahayyülü içerisindeyse eğer, eminim tek kişilik koltuğuna oturmuş, ailesi ya da yalnız başına, aslında çok bir şeye sahip olmayan ve hayattan da çok beklentisi olmayan insan akla getiriyor olmalı.

Belki Fernando Pessoa gibi huzursuzluğun bir kitabını yazabilecek kadar huzursuz yani tedirgin ve endişeli oldum, şu yirmi sekiz dokuz hayatımda. Şu kısacık hayatımda, endişe ve tedirginliğe çok alıştım diyebilirim. Bir kitap yazdığım için ayrı ve ayrıcalıklı olmak adına, huzursuzluğumu ifade etmekten ziyade, benim yaşıtlarımdaki herkesin aynı huzursuzluğu yaşadığını sanıyorum.

Elbette tam anlamıyla huzurlu olan insan vardır. Buna inanıyorum. Ama şu yaşadığımız demde, huzurlu olmak ayrı bir meziyet gibi geliyor insana.

Mesela hala hatırı sayılır bir öneme ve hala adına şarkılar yazılıp, dinleyebiliyor olsak da, bence İstanbul, tam bir huzursuzluk şehri. Bir gün, ela gözlü yari alıp buralardan gitmeyi çok istiyorum. Kalabalık dolmuşlarında, çocuklu ailelerin sıkıntılarını gördüğümde, betonlaşan, havası kötüleşen, suyu bitme tehlikesi olan ve güzelim sahillerinin çağdaşlaşmak adına içine edilmiş bir şehrin bence huzurlu bir tarafı kalmadı.

Öte taraftan, huzurlu olmaktan benim anladığım, kafanın çok bir şeyle meşgul olmaması, hayattan beklentilerimizin olmaması ama buna rağmen çok çalışılması ve bir de inanç meselesi.

Zaten inanç meselesinden önceki iki cümle, inanç meselesinin kapsamı içerisinde. Yani inançlı bir insanın huzursuz olması pek mümkün olmuyor. Zira inanan bir kişi, başına gelen her şeyin, bir sınav olduğunu, ne çok üzülmesi ne de çok sevinmemesi gerektiğini düşünür. Böyle bir insan haliyle Yunus misali;

“Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim”

                      diyerek, huzurlu bir insan olması oldukça olası.

Bir insan yoksun, yoksul, hüzünlü, birazcık mutsuz, engelli ve saire olabilir ama inançlı bir insan, tam anlamıyla inanıyorsa, tüm bunlara rağmen huzurlu olabilir. Yani kelimenin anlamından yola çıkarsak, böyle bi sonuca ulaşmak ile hata etmiş olduğumuzu sanmıyorum. Yazının ilk paragrafındaki gibi, huzursuz kelimesi, tedirginlik ve endişe anlamına geliyordu. Ama kalbi her şekilde razı olan inançlı bir insanın, üç yaşındaki çocuğunu kaybetmesi, onu tedirgin ve endişe etmez. Üzer, mutsuz kılar ama huzursuz kılmaz.

Çoğu genç arkadaşın yaşadığı tedirginliğe baktığımızda, hepsi –bende dahil- daha iyilerine ve daha güzeline layık olduğumuz inancı içerisinde olduğumuz için, daha çok şey elde etmek için huzursuz bir geleceğe adım atıyoruz. Örneğin maddi konuda, beş liralık ayakkabı almak yerine, yan tarafında insanların rahatça görebileceği bir harf için 35 lira ödeyebiliyoruz.

Huzursuz insanın, Allah’ın rahmetine, bereketine ve mağrifetine olan inancında eksiklik olduğunu sanıyorum. Zira Allah bir çok konuda bize, vaat etse dahi, biz Allah’ın bu vaadine ve sözüne açıkçası pek inanmıyoruz. Yani yanlış olmasın belki inanıyoruz ama işimizin Allah’a kalmasından ziyade, işimizi sağlama almaya çalışıyoruz. Yani Allah’ın güzel isimlerinden olan Rızzak sıfatına güvenip, tevekküle yer bırakmıyoruz. Yani Allah’ın vaadinden ziyade, banka kredilerine sarılmak bize daha mantıklı görülebiliyor.

Bugün geleceğe umutla bakabilmek, tedirgin ve endişeli olmamak için, sahip olmamız gereken şey maddiyattan çok öte bir şey. Biz bu yanılgıya sahip olduğumuzdan ve maddi anlamda da çok şeye sahip olmadığımızdan ötürü, huzursuz bir dünyanın kucağında, yaşayıp gidiyoruz. Bugün laf söyletmediğimiz inancımızın kaçınılmaz sonucu olan, “acı çekme” gerçeğini, görmezden gelip, sözde daha iyi bir hayat yaşamak adına, borçlarımızdan ve tutulmayan sözlerden ötürü huzursuz değil miyiz?

Penceremden gördüğüm manzara hep aynı. Bir benzin istasyonu ve kalabalık araçlar. Bu dünyada huzursuz olduğumuza şaşırmanıza şaşırıyorum. Bütün her şey, aslında huzursuz olmamıza bir neden değil mi? Allah “siz evlenin ben size yardım edeceğim” derken, kast ettiği şey, pahalı ve gösterişli mobilyalar değil aslında. Zaten gerekli olan da bu değil. Ama hayır. Öyle olmuyor işte. Evlenmek, sadece iki insanın birbirini sevdiği için olmuyor. Öyle olsaydı, her şeye razı olmaz mıydı, kız ve erkek tarafı.

Karşılayacağı misafirleri için, aldığı pahalı yemek takımının borcu yüzünden tedirgin oluyor insan. Eskiden böyle bir kaygı mı vardı? O yaşlı insanlar hiç mi değer vermiyordu misafirlerine. Onların misafirleri için koyacağı ayrı bir kahvaltı takımları yoktu. O pahalı ve bilmem kaç parça kahvaltı takımın içinde, senin şimdiki misafirlerine özenle servis ettiğin omletten daha başka bir şey vardı, onların çeyizlik yemek veya kahvaltı takımlarında.

Eskileri özleme triplerine girmeyeceğim. Eskileri bilmem. Benim eskilerim daha çok yeni. O yüzden tatmadığım, görmediğim bir zamanın özlemi içerisinde değilim. Zaten geçmişe kaçış, geçmişe sığınmak ne kadar anlamlı bilmiyorum. Nerde o eski günler diyeceğim, çok güzel ve huzurlu bir mazim var mı, hatırlamıyorum. Çok monoton, ne mutlu ve ne de mutsuz bir eskim olmadı.

Yazı boyunca, muvaffak oldum mu bilmiyorum ama huzurun temel kaynağının, insanın bir Yaratıcı’ya güvenesi olduğunu ve bir bildiğinin olduğunu düşünerek ve hatta bundan emin olarak tevekkül edilmesi olarak görüyorum.

Mantıklı da geliyor aslında. Düşünelim; bir Allah var. Her şeye gücü yetiyor. Bu dünyayı yarattı ve bizi b ir sınava soktu. Karşımıza çıkan her şey, bir soru. Cevabı eylemlerimizde saklı. Başımıza gelen kötü şeyler, ya kötü fiillerimizin sonucu ya da Allah’ın takdiri. Her iki şartta da insan, huzuru içinde hissedebilir.

Tek Yorum

  1. asya asya 27 Mart 2015

    çok başarılı.Tebrikler!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir